Onur Özgen's Avatar

Onur Özgen

@onurozgen.bsky.social

Gazeteci, yazar, editör | Evrensel • BirGün Pazar • Vesaire • Ayrım Dergi | Mecra: https://onurozgen.substack.com/

633 Followers  |  190 Following  |  142 Posts  |  Joined: 04.04.2025
Posts Following

Posts by Onur Özgen (@onurozgen.bsky.social)

O yüzden anti-emperyalizm, bugünkü anda "önüne sonuna" ek istemiyor. Bugünkü anda anti-emperyalizm, tek bir ağırlık noktası istiyor: ABD ve İsrail saldırganlığına karşı koşulsuz, net, kararlı bir karşı çıkış.

02.03.2026 22:46 — 👍 0    🔁 0    💬 0    📌 0

Evet, İran’da baskı var. Evet, yıllardır var. Ama bugün o baskıya karşı mücadelenin zemini, dışarıdan gelen emperyalist bir saldırıyla yok ediliyor.

02.03.2026 22:46 — 👍 0    🔁 0    💬 1    📌 0

Böylece İran halkının tepesine yağdırılan bombaların gerçekliği, rejim tartışmasının arka fonuna itilir. Bu da emperyalizmin tam aradığı zemindir: İşgâli tartışmaktan çıkartıp "haklı gerekçe" tartışmasına çevirmek.

02.03.2026 22:46 — 👍 0    🔁 0    💬 1    📌 0

Çünkü bombayı atanla bombalanan aynı yerde durmaz. "Ama İran rejimi de…" diye başlayan her cümle, ABD ve İsrail'in kurduğu çerçeveyi kabul eder: Yani saldırının esas konusu "halkın canı" değil, "rejimin niteliği" olur.

02.03.2026 22:46 — 👍 0    🔁 0    💬 1    📌 0

Ve güç ilişkilerinde asimetri varsa, ki emperyalist bir saldırıda bu her zaman vardır, o zaman "ne o ne bu" diyerek kurulan her cümle, fiilen güçlü olanın lehine çalışır.

02.03.2026 22:45 — 👍 0    🔁 0    💬 1    📌 0

Savaş ânında "iki taraf da kötü" demek, çoğu zaman kulağa tarafsız ve olgun bir tutum gibi gelir. Fakat siyaset olgunluk yarışması değildir. Siyaset, güç ilişkilerinin içinde yön bulma işidir.

02.03.2026 22:45 — 👍 0    🔁 0    💬 1    📌 0

İran’daki molla rejimi dün ortaya çıkmadı; baskı zaten yıllardır var. O hâlde neden ABD ve İsrail'in saldırganlığına karşı çıkarken "başına sonuna" bir şey ekleme ihtiyacı duyuluyor? Neden sanki anti-emperyalizm, bir tür "peşin kefalet" belgesi sunmadan konuşulamazmış gibi davranılıyor?

02.03.2026 22:45 — 👍 0    🔁 0    💬 1    📌 0
Post image

Şampiyonlar Ligi'nin tamamen zengin kulüpleri önceleyerek inşa edilen mevcut düzeninde, son 16 takım arasına asla girememesi gereken, ama her şeye rağmen buzu kırıp yolu açan şanlı Bodo/Glimt üzerine…

Bugün, Evrensel'de.

Okumak için: www.evrensel.net/yazi/98779/b...

28.02.2026 11:52 — 👍 2    🔁 0    💬 0    📌 0
Preview
Ehlileştirilmiş başkaldırı, başkaldırı mıdır? “Toplumdaki her şey hegemonik düşüncelere bağlanabilir; bu koşullarda, egemen kültürün kendi karşı-kültür biçimlerini bizzat ürettiği ve aynı zamanda sınırlandırdığı söylenebilir. Devrim ve toplums…

Emin Alper'in Berlinale'deki parlak konuşmasının neye yaradığı ve hizmet ettiği üzerine...

@vesaire.press için yazdım:

23.02.2026 13:25 — 👍 1    🔁 0    💬 0    📌 0
Post image

"Osimhen'in hayat hikâyesi, hepimize üzerine düşünmemiz gereken küçük bir soru bırakıyor: Futbolda hayran olduğumuz şey sadece yetenek mi, yoksa o yeteneğin taşıdığı hayat mı?"

Bugün, Evrensel'de.

Okumak için: www.evrensel.net/yazi/98722/f...

21.02.2026 11:35 — 👍 0    🔁 0    💬 0    📌 0
Preview
Sinema için bunca rezilliğe değer mi? Bu yıl 76’ncısı düzenlenen Berlin Film Festivali (Berlinale), son yıllarda Filistin konusundaki kayıtsızlığı ve bizzat İsrail’in dostu Almanya devleti ile onun idaresindeki festival yönetimi tarafı…

Dünyanın en aşağılık film festivali Berlinale, soykırımcıların himayesi altında filmlerini pazarlayan "sinemacılar" ve yaşından başından utanmayıp bu festivalin sözcülüğüne soyunan Wim Wenders üzerine...

@vesaire.press için yazdım: vesaire.press/sinema-icin-...

15.02.2026 09:02 — 👍 0    🔁 0    💬 0    📌 0
Post image

Günümüz futbolunda takımların seviyeleri yükseldikçe maçların seyir keyfinin düşebilmesi üzerine...

Bugün, Evrensel'de.

Okumak için: www.evrensel.net/yazi/98684/e...

14.02.2026 13:52 — 👍 2    🔁 0    💬 0    📌 0
Preview
Doğru yolu yürümek artık gerçekten mümkün mü? Ayvalık Film Festivali’nde bu yıl birçok iyi film gördük. Bu filmlerin hepsini belirli bir yere koymak mümkün. Ama herhalde sinemada uzun zamandır Oliver Laxe’in üçüncü kurmaca uzun metrajı Sırat (…

Geçen yıl seyrettiğim en acayip filmdi "Sırat". MUBI'de gösterime girmiş. Aylar önce hakkında @vesaire.press'e yazmıştım. İzlemediyseniz kaçırmayın.

13.02.2026 16:19 — 👍 1    🔁 0    💬 0    📌 0
Post image

Ayvalık Kış Festivali notları #5

Park Chan-wook'un "Başka Yolu Yok" filmi üzerine...

Okumak için: onurozgen.substack.com/p/gercekten-...

10.02.2026 12:11 — 👍 0    🔁 0    💬 0    📌 0
Post image

Ayvalık Kış Festivali notları #4

Paolo Sorrentino'nun "La Grazia" filmi üzerine...

Okumak için: onurozgen.substack.com/p/sorrentino...

09.02.2026 10:20 — 👍 1    🔁 1    💬 0    📌 0
Post image

Ayvalık Kış Festivali notları #3

Yorgos Lanthimos'un "Bugonia" filmi üzerine...

Okumak için: onurozgen.substack.com/p/bugonia-ve...

08.02.2026 08:23 — 👍 0    🔁 0    💬 0    📌 0
Post image

Bir transfer dönemi daha bitti. Üzülmeyin, dört ay sonra yine gelecek. Sayılı gün çabuk geçer, sıkın dişinizi.

Türk futbolundaki transfer manyaklığının kökleri üzerine. Bugün, Evrensel'de.

Okumak için: www.evrensel.net/yazi/98637/t...

07.02.2026 09:14 — 👍 1    🔁 0    💬 0    📌 0
Post image

Ayvalık Kış Festivali notları #2

Jim Jarmusch'un "Baba Anne Kız Kardeş Erkek Kardeş" filmi üzerine...

Okumak için: onurozgen.substack.com/p/jim-jarmus...

06.02.2026 11:31 — 👍 0    🔁 0    💬 0    📌 0
Post image

Ayvalık Kış Festivali notları #1

Cherien Dabis'in "Senden Geriye Kalan" filmi üzerine...

Okumak için: onurozgen.substack.com/p/filistinde...

05.02.2026 15:01 — 👍 0    🔁 0    💬 0    📌 0
Post image

Bu hikâyenin merkezinde romantik bir masal yok; ölçülebilir bir kültür var. Bodo/Glimt, başarıyı transfer dönemlerinde değil, her gün tekrar edilen bir çalışma düzeninde üretiyor. Yani bize dayatılan modelin tam tersi.

Bugün, Evrensel'de.

Okumak için: www.evrensel.net/yazi/98588/c...

31.01.2026 12:10 — 👍 0    🔁 0    💬 0    📌 0
Preview
Hiçbirimiz nihilist penguen değiliz Son günlerde viral olan penguen videosu aslında yeni çekilmiş bir “internet olayı” değil, Werner Herzog’un 2007 tarihli Encounters at the End of the World (Dünyanın Sonunda Buluşma) belgeselinden k…

Şu ünlü penguen ve "sürüden ayrılma" mefhumu üzerine...

@vesaire.press için yazdım:

28.01.2026 09:22 — 👍 1    🔁 0    💬 0    📌 0
Post image

Bir futbol takımında emek vermenin, çalışmanın, eldekini geliştirmenin değeri olmayınca gözler hep dışarıdaki "daha iyi"ye takılıyor. Etiketteki fahiş fiyatın bir önemi kalmıyor; sahip olma hırsı, aklın önüne geçiyor.

Bugün, Evrensel'de.

Okumak için: www.evrensel.net/yazi/98546/n...

24.01.2026 10:59 — 👍 0    🔁 0    💬 0    📌 0
Preview
Neden hep kasa kazanıyor? Ara transfer dönemi, futbolun “sahadaki ihtiyaç” ile “piyasanın mantığı” arasındaki çekişmeyi en net biçimde ortaya koyan aralıktır. Yazın kulüplerin elinde sezon planı, kamp süreci, hazırlık maçları ve daha geniş bir zaman çizelgesi bulunur; kışın ise takvim daralır, hata toleransı düşer, panik çok daha hızlı yayılır. Bu nedenle devre arası hamleleri çoğu kulüp için yalnızca kadroyu güçlendirme imkanı anlamına gelmez; yanlışları büyütme ihtimalini de beraberinde taşır. Nitekim bu pencere, sık sık eksikleri kapatmaktan çok karar alma düzenindeki kırılganlıkları görünür hale getirir. Bu dönemi ayırt eden temel unsur, kararların “aciliyet” hissiyle verilmesidir. Birkaç hafta üst üste gelen puan kayıplarıyla birlikte taraftarlar gerilir; medya her gün tansiyonu ölçer; sosyal medyadaki tartışmalar yönetim üzerinde baskıyı artırır ve panik hızla yayılır. Böyle bir iklim, soğukkanlı planlamayı geri iter; hızlı hamle yapma dürtüsünü öne çıkarır. Kulübün yönetim yapısı zaten kırılgansa, “Bir transfer yapalım da hava değişsin” düşüncesi kolayca baskın hale gelir. Bu aşamada menajerlik ağı daha görünür olur. “Elde kalmış” etiketiyle anılan, form düşüklüğü yaşayan, uzun sakatlıktan yeni çıkmış, yaşı ilerlemiş ya da takımında süre bulamayan oyuncular bir anda “fırsat” diye paketlenir. Elbette kimi zaman gerçekten uygun bir fırsat yakalanabilir; fakat çoğu durumda bu fırsat söylemi, kulübün telaşından beslenen bir pazarlama dili olarak çalışır. Ara transferi bir çeşit kumar olarak görmek abartılı sayılmaz. Çünkü devre arası hamlelerin tutma olasılığı, oyuncunun yeteneğiyle sınırlı kalmaz; uyum süresi, fiziksel hazır oluş, ligin temposuna adaptasyon, taktiksel görev tanımı, soyunma odasındaki denge ve teknik ekibin oyuncuyu doğru biçimde konumlandırma becerisi aynı anda devreye girer. Bu unsurların önemli bir bölümü ise kısa vadede sağlıklı biçimde ölçülemez. Bir futbolcunun “doğru transfer” olup olmadığını görmek çoğu zaman aylar alır; buna karşın kış döneminde karar alanların beklentisi hızlı sonuçtur. Bu aceleci baskı ortamında yapılan birçok transfer, bütçe disiplinini zedeler ve daha sezon bitmeden bir sonraki yılın kadro planlamasını sakatlar. Bu yapıda kimin kazançlı çıktığını görmek zor değildir. Kulüp yanlış bir transfer yaptığında bedel çoğunlukla kendi hanesine yazılır: Artan maaş yükü, imza paraları, menajerlik ücretleri, olası fesih maliyetleri, boşa kilitlenen yabancı kontenjanı ve şişen kadro. Buna karşılık oyuncunun temsilcisi, aracı ya da transferi organize eden ilişkiler ağı, işlem tamamlandığı anda kazancı cebine koyar. Saha içi sonucun belirsizliği, bu aktörlerin gelir düzenini sarsmaz; aksine belirsizlik yükseldikçe pazarlık üstünlüğü de güçlenir. Kulüp telaş içindeyse ve “hemen” sonuç arıyorsa, bedeli olağan seviyenin üzerine taşımak çok daha kolay hale gelir. Buna rağmen, ortaya çıkan manzara ara transferin baştan sona akıl dışı bir alan olduğu sonucunu doğurmaz. İsabetli hamleler de görülebilir. Kimi transferler, takımın net bir ihtiyacını görece sınırlı bir maliyetle karşılar; oyuncu ligi ve tempo koşullarını zaten biliyordur, fiziksel olarak hazırdır, sahadaki görevi açıkça tanımlanmıştır ve teknik ekip onu hangi amaçla aldığının farkındadır. Bu şartlar oluştuğunda, devre arası takviyesi sezonun akışını makul ölçüde değiştirebilir. Ara transferin en büyük dezavantajı, sezon devam ederken takımın kurduğu ritme doğrudan müdahale etmesidir. Takımlar genellikle yazın belirli bir oyun tasarımıyla yola çıkar ve aylar boyunca bu düzenin alışkanlıklarını üretir. Devre arasında kadroya katılan oyuncu, yalnızca yeni bir isim değildir; beraberinde rol dağılımını, hiyerarşiyi ve günlük düzeni yeniden biçimlendiren bir etkidir. Kimi zaman bu hamle, eksik bir parçayı tamamlayıp yapıyı güçlendirir; kimi zaman da yeni parçanın varlığı, zaten çalışan mekanizmanın dişlilerini yerinden oynatır. Liderlik dengeleri, maaş çizgisi ve forma rekabeti gibi alanlar hassas olduğunda bu risk daha da artar. Böyle bir zeminde, transfer edilen oyuncu kaliteli olsa bile, takım içi dengeyi bozarak toplam performansı aşağı çekebilecek bir sonuç üretebilir. Bu noktada belirleyici olan, yönetim süreçlerinin kalitesidir. Transferi “İzledik, beğendik, aldık” çizgisine indirgemek gerçeği ıskalar. Görüşmeler doğru sırayla yürütülmediğinde kulüp, pazarlık masasına kendi eliyle dezavantaj taşır. Sağlıklı işleyişte önce kulüpler arasında ortak zemin oluşturulur, çerçeve şartlar netleştirilir; oyuncu ve temsilcileriyle temas bundan sonra derinleştirilir. Tersi yapıldığında ve daha kulüpler arası anlaşma oturmadan medya üzerinden “İş bitti” havası estirildiğinde, transferin gerçekleşmemesi yalnız “Oyuncu gelmedi” sonucu doğurmaz. Kulübün itibarı yara alır, pazarlık gücü zayıflar, taraftarın güveni sarsılır; rakipler de sizin yönetim kapasitenizi daha yakından okuma fırsatı bulur. Dahası, bu tür sızıntılar menajerlik manevralarına alan açar: “Başka talip var” söylemiyle fiyatı yukarı çekmek, kulüpleri birbirine karşı kullanmak, son anda koşulları değiştirmek çok daha kolay hale gelir. İşin bir de “gidenler” cephesi var. Devre arası transfer dönemleri kimi zaman yeni gelen isimlerden çok, takımdan ayrılanlarla akılda kalır. Bu noktada kritik mesele şu: Kulüp, ayrılan oyuncunun boşluğunu nasıl ve hangi seçenekle kapatacağını net biçimde biliyor mu? Alternatifi hazır etmeden yapılan satış ya da ayrılık, sezon ortasında kadro planlamasını kilitler ve teknik ekibin elini zayıflatır. Üstelik giden oyuncu yalnızca sahadaki katkısıyla ölçülmez; çoğu zaman takımın kimliğine ve alışkanlıklarına da temas eder. “Yerine daha iyisini buluruz” cümlesi kulağa rahat gelir; fakat kış penceresinde bu varsayım sık sık boşa düşer. Çünkü devre arasında daha iyi bir oyuncuya ulaşmak genellikle daha yüksek mâliyet anlamına gelir; risk katsayısı da aynı anda yükselir. Tam bu aşamada, kulüplerin uzun zamandır alışkanlık haline getirdiği bir döngü kendini gösterir. Önce kadroda “temizlik”e gidilir, ardından “takviye” arayışı başlar; fakat temizlik telaşla yapıldığında, takviyenin kalitesi de kaçınılmaz biçimde aşağı iner. Kadro incelir, alternatifler daralır, baskı yükselir, menajer piyasası daha da kabarır. Sonra alınan oyuncuların bir bölümü bekleneni vermez; sezon bittiğinde yeniden temizlik gündeme gelir. Bu kısır döngünün bedeli yalnız mali değildir. Kulübün oyun karakteri yıpranır, kurumsal hafızası silikleşir. Her sezon farklı profil arayışları, değişen antrenör beklentileri, yeni oyun planları devreye girer; sahada süreklilik kurmak zorlaşır, çünkü kadro her altı ayda bir yeniden tasarlanır. Bu koşullarda taraftarın umutlanma ve hayal kırıklığı arasında gidip gelmesi de zamanla kalıcı bir hal alır. Peki bu kısır döngüden çıkış mümkün mü? Elbette; ama çözüm “daha çok transfer” değil, “daha iyi süreç” olmalı. Ara transfer dönemi futbolda daima çekici bir anlatı yaratır; fakat yeşil saha, bu anlatıdan çok daha acımasız bir zemindir. Kışın atılan imza, arkasında net bir plan yoksa çoğu zaman şansa tutunur; kararın arkasında sağlıklı bir akıl ve iyi kurgulanmış bir süreç varsa katkı ihtimali yükselir. Bu yüzden tek tek isimleri tartışmadan önce şu soruya dönmek gerekir: Kulüp, kararlarını hangi mekanizmalarla, kimlerin etkisiyle ve hangi yöntemle üretiyor? Kış transfer döneminde eriyen şey yalnız bütçe kalemleriyle sınırlı kalmaz. Çoğu zaman istikrar aşınır, kulübün itibarı zarar görür, sahadaki kimliği de bulanıklaşır Bu pencerede kazanç hanesi kime yazılıyor sorusunu takip etmek, işleyişi çözmenin en kestirme yolunu verir. Değişim ise, çıkar ağlarına manevra alanı açan zayıf karar ve uygulama süreçlerini sıkılaştırmadan mümkün olmaz. Bu düzenin dışına çıkıp kendi rotasını oluşturmak isteyen bir kulübün geleceğini belirleyen mesele, “Kimi transfer ettik?” sorusu değildir. Asıl belirleyici olan şudur: Söz konusu oyuncu neden seçildi ve hangi planın içinde konumlanıyor? Bu soruya açık ve tutarlı bir yanıt veremeyen kulüpler, ara transferi her sene yeniden yaşar; değişen heyecan olur, sabit kalan ise maliyettir.

Neden hep kasa kazanıyor? ✒️ Onur Özgen yazdı https://www.evrensel...

24.01.2026 06:29 — 👍 1    🔁 1    💬 0    📌 0
Post image

Mecra'da günün yazısı, biraz geç kalmış bir yazı, bence 2025'in en ilginç filmlerinden biri olan "Tren Düşleri" üzerine...

Okumak için: onurozgen.substack.com/p/eski-dunya...

18.01.2026 09:51 — 👍 0    🔁 0    💬 0    📌 0
Post image

Evrensel'de bugünkü yazı, Beşiktaş'ın Fulya tesislerinin devlet tarafından "afet riski" gerekçesiyle "rezerv alan" ilân edilmesi üzerine...

Okumak için: www.evrensel.net/yazi/98501/b...

17.01.2026 12:22 — 👍 1    🔁 0    💬 0    📌 0
Post image

Manchester United'da sona eren Ruben Amorim dönemi üzerine...

Bugün, Evrensel'de.

Okumak için: www.evrensel.net/yazi/98460/m...

10.01.2026 11:26 — 👍 0    🔁 0    💬 0    📌 0
Preview
Manchester United’ın sıradaki kurbanı kim olacak? Ruben Amorim’in, Elland Road’daki basın toplantısı odasının koltuğuna oturduğunda, gazetecilere dönüp “Merhaba beyler!” demesi, kulağa aslında selam vermek istemeyen birinin selamı gibi geliyordu. Yüzü belki öyle büyük bir sarsıntıyı ele vermiyordu; ama daha ilk cümlelerinden, o anda gazetecilerin karşısına oturmaktan duyduğu rahatsızlık seziliyordu. Manchester United, Leeds deplasmanından oldukça tesadüfi sayılabilecek bir beraberlikle yeni çıkmıştı. Amorim de genel olarak maçtan memnun görünüyordu; forvetlerini övüyordu ve Højlund’u gönderip Šeško’yu alma tercihlerini samimiyetle savunuyordu, ama bütün bunları hep düşük bir tonda yapıyordu; sık sık iç çekiyor, sakalını kurcalıyordu. Ardından nihayet bir gazeteci transfer piyasasını sordu ve Amorim tamamen patladı. O anda ağzından, orada bulunanlara muhtemelen taraftarlara olduğundan daha tuhaf gelmiş bir cümle kaçırdı: “Ben buraya Manchester United’ın menajeri olmak için geldim, antrenörü olmak için değil.” Kendi başına saçma bir söz değil, diye düşünebilirsiniz; ama Ruben Amorim, Manchester United tarihindeki ilk “başantrenör”dü. Oysa kulüp, 146 yıllık tarihinde, yani tam 2024’e kadar, her zaman bir “menajer” tarafından yönetilmişti. Farkın ne olduğu artık aşağı yukarı net: Menajer olmak, kadro yönetimi ve özellikle transferde aktif karar verici olmak demektir. Transfer dönemi açıkken böyle bir cümle kurmak ise, organizasyon şemasında yalnızca “başantrenör” olarak görünen biri için, neredeyse bir tür darbe girişimi gibi durur. Ne var ki Manchester United, onunla birlikte gerçekten farklı bir yola girmeyi denemişti. Kulüp sahibi Jim Ratcliffe, Amorim’in kulüp içindeki etki alanını daraltmayı seçmekle kalmamış; aynı zamanda United’ın imajını da değiştirmek istemiş gibiydi. Manchester’a geldiği ilk günden, ayrıldığı son güne kadar Amorim, United için alışılmadık bir figür gibi göründü; hatta fiziken bile. Amorim’in yüzü pürüzsüz, saçları hâlâ gür ve siyah, sakalı da sanki kurşun kalemle çizilmiş gibi duran bir fotoğrafını alın; Ten Hag, Solskjær, Mourinho, Van Gaal ve Moyes’un fotoğraflarının yanına koyun. Elbette zaman zaman umutsuzluğa kapılmış, Manchester United’ın acılarını bir İsa gibi sırtlanmak zorunda kalmış gibi görünüyordu; ama seleflerine kıyasla daha yüksek bir empati düzeyi taşıdığı da hissediliyordu. Öte yandan Ratcliffe, 2024 yazında azınlık hissedarı olarak ama futbol operasyonlarının yetkisiyle kulübe girdikten sonra, United’ın spor yönetimini tepeden tırnağa yeniden kurmaya çalıştı. Birkaç ay içinde önce yeni CEO Omar Berrada geldi; ardından scouting departmanının başına Jason Wilcox, futbol direktörlüğüne de Dan Ashworth getirildi. İronik biçimde, Ashworth, Amorim’in tercihlerine idari ekip içinde karşı çıkan tek isimdi ve kulüpte sadece beş ay kalabildi; ayrıldıktan sonra yerini zaten Wilcox aldı. Sahada da Amorim farklı bir yaklaşımı dayatmaya çalıştı. Ten Hag’ın Ajax’tan getirdiği eski oyuncularla dolmuş, 4-3-3’ü neredeyse taşa kazınmış bir United devralmışken, daha ilk anda her şeyi altüst edip on bir kişiyi kendi 3-4-2-1’ine sığdırmaya girişti. Başka bağlamlarda, yıllardır bir oyun kimliği kurmakta zorlanan bir kulübe böylesine iddialı bir fikri yerleştirme çabası çok akıllıca görünebilirdi. Fakat bu vakada, o cesur plan bir avantaj yaratmak yerine Amorim’i daha en baştan sıkıştıran, kaçınılmaz bir yıpranma sürecine dönüştü. Bu katılık daha en baştan Amorim’in aleyhine işlemeye başladı ve onu, fikrini bozmayacak şekilde tuhaf teknik uzlaşmalar aramaya itti. Tahmin edilebileceği gibi, birkaç parlak an dışında, Amorim uzun vadede geçerli bir sonuç üretemedi; hatta daha çok istikrarsızlık hissi verdi. Bir yıldan biraz fazla sürede takımına biçim vermek için neredeyse her şeyi denedi. Geldiğinden beri Mazraoui, neredeyse kusursuz bir dönüşümle, hem çizgiye basan kanat-bek hem de üçlünün üçüncü stoperi olarak oynadı; Dalot neredeyse haftalık bazda görev yaptığı kanadı değiştirdi; Mount ile Bruno Fernandes sürekli iki hat arasında salındı. Bir yandan bu oyuncuların performans seviyesi çok da değişmedi, yani belli bir esneklik gösterdiler; ama öte yandan yeterince kodlanmış, net bir oyun sistemi kuramamak, deneyiminin karşısına hemen dikildi ve onu, daha en baştan yanlış kurulmuş bir projenin ağırlığı altında bıraktı. Yine de, özellikle ilk sezonda yaşadığı tüm zorluklara rağmen, Amorim hiçbir zaman bir şey inşa etme arzusunu kaybetmedi. Fikirlerinde ısrar ederek, bu sezon kısmen de olsa inandırıcı görünen bir Manchester United yaratmayı başardı. Ve durumun ironisi şu ki -Manchester United’ın halini simgeleyen biçimde- fikirleri, tam da görevden alınması geldiğinde kök salmaya başlamış gibiydi. The Athletic’in haberine göre, tıpkı Enzo Maresca ile Chelsea arasında olanlara benzer şekilde, her şeyi ateşleyen şey, Leeds maçı öncesindeki günlerde Amorim ile yeni sportif yapılanmanın kilit ismi Wilcox arasında yaşanan bir iç tartışma oldu. Dolayısıyla insanın aklına, Amorim’in o “darbe” denemesinin arkasında da bunun yatmış olabileceği geliyor. Bu yeniden kurgu içinde ortaya çıkan şey ise United’ın ne kadar işlevsiz bir bağlam olmaya devam ettiğidir; hatta “toksik” demek daha doğru olabilir. The Athletic’teki habere göre hem Wilcox hem Ratcliffe, Amorim’e defalarca farklı taktik çözümler dayatmaya çalıştı; Amorim’in cevabı ise ya daha radikal bir kadro değişimi istemek ya da “Beni kovun” demek oldu. Böyle işlevsiz ortamlarda sık görüldüğü gibi, Ratcliffe, United’ı derinden dönüştürme iddiasının arkasında durmadı; daha hızlı bir çözüme kaçtı: Serbest kalma maddesi için 10 milyon sterlin ödediği teknik direktörü göndermek ve kalan 18 aylık sözleşmesi için de benzer bir meblağı ödemek gibi. Manchester United her zamanki gibi, başlangıç noktasına geri döndü. Önümüzdeki iki maçta kulübede, birkaç gün öncesine kadar 18 yaş altı takımını çalıştıran eski orta saha oyuncusu Darren Fletcher olacak ve yanında geçen hazirana kadar United oyuncusu olan Jonny Evans bulunacak. Arka planda ise ağustos ayında Beşiktaş’tan gönderilen Ole Gunnar Solskjær’in, hatta Michael Carrick’in olası dönüşü konuşuluyor. Elbette kimlik retoriği yeniden başladı: Fletcher’ın gençlerine Ferguson döneminin “dikey oynayan” Manchester United videolarını izlettiğini söylediği bir video dolaşıyor; çünkü kulübün DNA’sı buymuş. Kısacası, United yönetimi ve özellikle Ratcliffe, kulübün içine bir aidiyet duygusu geri getirmek istiyor; bütün bunlar olurken futbol operasyonları, iki eski Manchester City yöneticisine emanet edilmiş durumda. Dolayısıyla United şimdi, Ferguson döneminin beşinci eski oyuncusunu sezon sonuna kadar “geçici” çözüm olarak göreve çağırma ihtimalinin önünde. Ayrıca geçen yıla kıyasla, Amorim kulüpten ayrılırken tablo 2023’ten bu yana ilk kez, ligdeki pozisyonlarının belli bir anlam kazandığı bir ana denk geldi: United, Chelsea ile beşinci sırada aynı puandaydı ve dördüncü Liverpool’un yalnızca üç puan gerisindeydi; üstelik sezonun ilk yarısında her ikisini de yenmişlerdi. Tabloyu daha da trajikomik yapan şey, United’ın Amorim sonrası süreci nasıl yöneteceğine hâlâ karar vermemiş görünmesi. Sezon sonuna kadar bir “geçici hoca” fikri çok güçlü -bu yüzden Solskjær ve Carrick isimleri dolaşıyor- ama kulüp yönetiminin elinde somut bir plan yok; tıpkı 14 ay önce olduğu gibi. O zaman da Amorim tercihi, Ruud van Nistelrooy’un iki hafta boyunca kulübede oturup 3 galibiyet ve 1 beraberlik aldığı, yani United’ın son iki sezondaki en iyi sonuç serisini ürettiği dönemin ardından gelmişti. Daha geniş değerlendirme ise Amorim’e ayrılmalı. Manchester United serüveninden, duygusal olarak yıpranmış ve itibarını yeniden inşa etmek zorunda kalacak biri olarak çıkıyor; tıpkı seleflerinin neredeyse tamamı gibi. Daha da tedirgin edici olan, onların hiçbirinin sonrasında, o seviyede gerçek bir kredibiliteyi yeniden kuramamış olması. United’dan kurtulduktan sonra iyi sezonlar çıkarabilenler - Moyes ve Mourinho- bunu bile giderek daha düşük bir düzeyde, giderek daha sınırlı perspektiflerle yapabildi. Elbette Amorim’in yaşı avantaj; bu ayları başka deneyimlerin ve başarıların altına gömebilir. Ama kötü başlayıp daha da kötü biten bu on dört ay, yerine geçecek kişi için de bir uyarı olmalı: Manchester United’da her türden teknik direktör başarısız oldu; seri kazanan Mourinho’dan, taktik repertuvarı geniş Ten Hag’a; deneyimli Van Gaal’dan, genç Amorim’e kadar. Hepsi er ya da geç, eski oyuncuların -başta Gary Neville ve Roy Keane’in- sözleriyle zehirlenen, nevrotik bir ortamla ve giderek daha muğlaklaşan bir yönetim yapısıyla yüzleşti; doğru sırayı bulup bir takım inşa etmeyi sürekli başaramayan bir düzenle. Başarılı ve itibarlı yöneticiler gelip gitse de, bugün Manchester United her zamankinden fazla başsız bir kulüp gibi. Azınlık hissedarı bir isim takımın kaderini belirlerken, çoğunluk hissedarları temettüleri cebe indiriyor. Sahada aidiyet ararken, takımı iki eski Manchester City yöneticisine emanet ediyor. Bu noktada bu kulübün çağrısına kim cevap verirse versin -ister Oliver Glasner, ister Andoni Iraola, ister Enzo Maresca- Manchester United’ın yeni menajeri olmanın kariyerinde gerçekten bir ileri adım olup olmadığını kendine sormak zorunda kalacak.

Manchester United’ın sıradaki kurbanı kim olacak? ✒️ Onur Özgen yazdı https://www.evrensel...

10.01.2026 06:14 — 👍 1    🔁 1    💬 0    📌 0
Preview
“Zamanın zamanıyla aynı zamanda” Uzun ve ağır bir hastalığın ardından yetmiş yaşında hayata veda eden Béla Tarr, belki de hayatta kalan az sayıdaki büyük sinemacılar arasında en mutlağıydı. Jorge Luis Borges, Evaristo Carriego&#82…

Béla Tarr, sinemayı zamanın ağırkanlı akışıyla birleştirir, filmin çözülüşünü trajik biçimde ona eşitler. Böylece bize zamanı duyumsatır çünkü onun çektiği görüntüler “zamanın zamanıyla aynı zamandadır.”

08.01.2026 08:16 — 👍 6    🔁 1    💬 0    📌 0
Post image

Béla Tarr'ın ardından...

Okumak için: onurozgen.substack.com/p/bela-tarra...

07.01.2026 12:39 — 👍 0    🔁 0    💬 0    📌 0

ABD'nin haydutluğunun tek iyi yanı, herkesin gerçek yüzünü en açık hâliyle göstermesi oluyor. 2003'teki Irak işgâlinde de böyle olmuştu. Kim anti-emperyalist kim işbirlikçi, kim bağımsızlıkçı kim mandacı hemen ortaya çıkıyor. Bunları iyi tanımak ve unutmamak gerek.

04.01.2026 11:53 — 👍 0    🔁 0    💬 0    📌 0